Yirmi dört yaşında asgari ücretle çalışırken kendime şöyle bir şey söylüyordum: maaşım artınca her şey düzelecek. O zaman birikim yapabilirim, o zaman borcumu kapatırım, o zaman rahat ederim.
Mantıklı geliyordu. Para azsa sorun paradır, para artınca sorun çözülür. Basit bir denklem.
Birkaç yıl sonra maaşım arttı. Anlamlı biçimde arttı. Terfi ettim, sektör değiştirdim, gelir düzeyim ciddi ölçüde yükseldi.
Düzeldi mi?
Hayır. Düzelmedi.
Hesabımda daha fazla para vardı ama ay sonu hep aynı histi. Birikim hâlâ yoktu, borç hâlâ vardı, para hâlâ “bir yere” gidiyordu. Sadece daha büyük rakamlarda.
Bu deneyim beni uzun süre şaşkın bıraktı. Sonra anlattım birine. “Lifestyle inflation” dedi. O terim o gün aklıma yerleşti, bir daha çıkmadı.
Yaşam Standardı Gelirle Birlikte Büyüdü
Daha fazla kazanmaya başladığımda ne oldu geriye dönüp baktığımda görüyorum.
Daha iyi bir semte taşındım. Makul gerekçem vardı: daha az zaman harcayarak işe gidebiliyordum. Doğruydu ama kira da belirgin biçimde artmıştı.
Daha sık dışarıda yedim. “Artık karşılayabiliyorum” diyordum. Evet, karşılayabiliyordum. Ama bu harcama hayatıma sessizce yerleşti ve kısa sürede olağan hale geldi.
Kıyafet bütçem genişledi. Tatil planları büyüdü. Küçük lüksler birer birer eklendi. Her biri ayrı ayrı makul görünüyordu. Hepsi birlikte gelirimin artışını neredeyse tamamen yutuverdi.
Buna ekonomide “lifestyle inflation” ya da yaşam tarzı enflasyonu deniyor. Gelir arttıkça harcamalar da artıyor ve aradaki fark, yani birikim marjı, neredeyse sabit kalıyor ya da bazen daha da daralıyor.
Ben bunu teoride biliyordum. Ama kendi hayatımda yaşadığımı kabul etmek farklı bir şeydi.
Sorun Para Miktarı Değildi
O farkındalık beni rahatsız eden bir soruya götürdü: eğer sorun para miktarı değilse, neydi?
Cevabı bulmak kolay değildi çünkü ego devreye giriyordu. “Ben parayla iyi geçinirim, benim sorunum farklı” demek çok daha rahat hissettiriyordu.
Ama dürüst olmak gerekiyordu. Ve dürüst olunca şu görünüyordu: parayla ilişkim değişmemişti. Daha az kazanırken ne yapıyordum, daha fazla kazanınca da ölçek büyümüş halde aynı şeyi yapıyordum.
Az kazanırken maaş gününü bekliyordum, fazla kazanırken de bekliyordum. Az kazanırken ay sonunda param tükeniyordu, fazla kazanırken de tükeniyordu, sadece daha geç. Az kazanırken “para olsa birikim yapardım” diyordum, fazla kazanırken de birikim yapmıyordum.
Gelir değişmişti. Alışkanlıklar değişmemişti.
Alışkanlık Geliri Takip Ediyor
Bunu fark edince şunu anladım: harcama alışkanlıkları bir vakum içinde oluşmuyor. Hayatımızda gördüklerimize, çevremizdekilere ve kendimize izin verdiklerimize göre şekilleniyor.
Az kazandığımda belirli kısıtlar içinde yaşıyordum. Bazı şeyleri “şimdi değil” diyerek erteliyor, bazılarından vazgeçiyordum. Bu kısıtlar bir disiplin alışkanlığı değildi, sadece zorunluluktu.
Gelir artınca o zorunluluk kalktı. Ve zorunlulukla birlikte, farkında olmadan o kısıtlar da kalktı.
Buradaki kritik hata şuydu: zorunluluk kalktığında ben bilinçli bir karar vermedim. “Artık daha fazla kazanıyorum, şu harcamalara evet diyeceğim, şu harcamaları hâlâ sınırlandıracağım” diye bir plan kurmadım. Sadece sürüklendim.
Sürüklenme her zaman harcama yönüne doğru gidiyor. Çünkü harcama tarafında davetler, fırsatlar ve sosyal baskı var. Birikim tarafında ise sessiz bir hesap var.
“Yeterince” Ne Zaman Geliyor
O dönemde fark ettiğim başka bir şey de “yeterince” çıtasının her zaman biraz daha ileriye taşındığıydı.
Asgari ücretle çalışırken “şu kadar kazansam yeterli” diyordum. O rakama yaklaşınca çıta yükseliyor, “aslında şu kadar daha olsa” haline geliyordu.
Bu sadece bende değil, pek çok kişinin anlattığı bir deneyim. “Yeterli” hissi çok az insanda gerçekten bir rakamla geliyor. Çoğunlukla rakam geldiğinde “yeterli” hissi de bir adım öteye taşınmış oluyor.
Bu neden böyle?
Kısmen alışma. Daha fazlasına alışmak çok hızlı oluyor. Az kazandığınızda büyük görünen bir rakam, kazanmaya başladığınızda olağanlaşıyor.
Kısmen karşılaştırma. Gelir arttıkça genellikle farklı bir sosyal çevre ya da referans grubu oluşuyor. Yeni referans grubunun standartları farklı. “Yeterli” hissi o standartlarla kıyaslanarak belirleniyor.
Kısmen de şu: harcama iştahı da gelirle birlikte büyüyor. Daha fazla şey görmek, denemek, sahip olmak mümkün hale geliyor. Bu iştahın kendisi tatmin edilmeden büyüyor.
Gelir Artışından Gerçekten Yararlanmak
Gelir artışlarının birikim ve finansal hedeflere yansımaması için bu döngünün bilinçli olarak kırılması gerekiyor. Ben bunu geç öğrendim ama öğrendiğimde ne yapacağım netleşti.
Her gelir artışında şu soruyu sormak gerekiyor: bu artışın kaçta kaçı yaşam standardına, kaçta kaçı birikime gidecek?
Bu soruyu sormadan gelir artışı otomatik olarak harcamaya dönüşüyor. Sorduktan sonra bir karar veriliyor.
Ben bu kararı vermeye başladığımda kural olarak şunu uyguladım: maaş artışının belirli bir oranı yeni bir harcama kalemi oluşturmadan direkt olarak birikim ya da borç ödemesine yönlendirilecek. Kalan kısım yaşam standardına gidebilir.
Bu oran kişiye göre değişir. Önemli olan oranın ne olduğu değil, o sorunun sorulması ve bilinçli bir karar verilmesi.
Peki Az Kazananlar Ne Yapacak
Bu noktada dürüst olmam gerekiyor çünkü yanlış anlaşılabilecek bir alan var.
“Yeterince kazanırsam düzelir” mantığının işe yaramaması, gelirin önemli olmadığı anlamına gelmiyor. Gerçekten düşük gelirle hayatta kalmak zorunda olan birinin sorununu “alışkanlık meselesi” olarak çerçevelemek hem yanlış hem de insafsızlık olur.
Benim yaşadığım şey, gelirin gerçek anlamda artmasına rağmen finansal durumun iyileşmemesiydi. Bu farklı bir durum.
Gerçek gelir kısıtı altında yaşıyorsanız önce o kısıtı aşmak gerekiyor. Düşük gelirde alışkanlıkları değiştirmek hem zor hem de etkisi sınırlı.
Ama gelir artmaya başladığında, hatta küçük artışlarda bile, o artışı bilinçli yönlendirmek mümkün hale geliyor. Bu fırsatı yakalamak ile sürüklenmeye bırakmak arasındaki fark zamanla çok büyüyor.
Mantığın Değişmesi
Bugün “yeterince kazanırsam düzelir” cümlesini duyduğumda ne hissediyorum?
Hem anlıyorum hem de artık inanmıyorum.
Anlıyorum çünkü ben de öyle düşündüm. Uzun süre. Ve o düşünce o dönemde gerçek hissettiriyordu.
İnanmıyorum çünkü daha fazla kazandığımda neyin düzeldiğini gördüm. Hayat standardı düzeldi. Finansal durum o kadar düzelmedi.
Düzelmesi için başka bir şey gerekiyordu: para miktarıyla değil, parayla ilişkiyle yüzleşmek. Harcamaların neden yapıldığını sorgulamak. Gelir artışlarını bilinçli yönlendirmek. Yaşam tarzı enflasyonunu fark etmek ve ona izin verip vermemeye karar vermek.
Bunlar para miktarından bağımsız değişkenler. Az kazananlar için de, fazla kazananlar için de geçerliler.
Para miktarı önemli, evet. Ama para miktarının tek başına alışkanlıkları değiştirdiği çok nadiren oluyor. Çoğunlukla alışkanlıkların değişmesi gerekiyor, gelirin gelmesi beklenmeden.
Ben bunu ters sırayla öğrendim. Önce gelir geldi, sonra alışkanlıkları değiştirmek gerektiğini gördüm. Doğru sıra muhtemelen tersiydi.
Ama geç de olsa görmek, hiç görmemekten iyi.
